Elizabeth: Altın Çağâ??, 23 Kasımâ??da sinemalarda
17.09.2007
Elizabeth: Altın Çağ’, 23 Kasım’da sinemalarda
17.09.2007
45 yıl tahtta kalan “Bakire Kraliçe”nin en parlak yılları ve aşk yaşamı beyazperdede…
1998 yılında gösterime giren, 1999 Oscar törenlerinde yedi dalda adaylık elde eden ve en iyi makyaj dalında bu ödülü kazanan “Elizabeth”in devamı “Elizabeth: The Golden Age-Elizabeth: Altın Çağ”da Cate Blanchett ile Geoffrey Rush sinemaseverlerin gönlünü fetheden rollerini bir kez daha üstlendi.
Onlara “Elizabeth: Altın Çağ” adlı yeni bölümde enerjik/korkusuz/atılgan denizci ve 1. Elizabeth’in aşığı Sir Walter Raleigh rolünde Clive Owen katıldı. Diğer rollerde ise Samantha Morton, Abbie Cornish, Jordi Molla ve Rhys Ifans kamera karşısına geçti. Cate Blanchett “Elizabeth” filmindeki İngiltere Kraliçesi 1. Elizabeth rolüyle Oscar ödülüne aday gösterilmiş ve Altın Küre ödülüne ise layık bulunmuştu.
1558-1603 yıllarında toplam 45 yıl saltanat süren Kraliçe 1. Elizabeth,1837-1901 yılları arasında toplam 64 yıl saltanat süren Kraliçe Victoria ve 1952’den bu yana 55 yıldır saltanat süren Kraliçe 2. Elizabeth’le birlikte tarihin en ünlü kraliçesidir.
“Shakespeare in Love-Aşık Shakespeare”de Judi Dench Kraliçe 1.Elizabeth’i canlandırarak hem Oscar ödülünü, hem de BAFTA (İngiliz Film Akademisi) ödülünü kazanmıştı. Geçen yıl Helen Mirren TV dizisinde İngiltere Kraliçesi 1.Elizabeth’i, “Queen” adlı sinema filminde ise 2. Elizabeth’i canlandırmıştı.
William Nicholson ile Michael Hirst’in yazdığı özgün senaryodan Shekhar Kapur’un yönettiği “Elizabeth: The Golden Age”in yapımcılığını Tim Bevan, Eric Fellner ve Jonathan Cavendish gerçekleştirdi.
Working Title yapımı filmde bir kadının aşkı kontrol altına alma, düşmanlarını yok etme ve dünyadaki güçlü konumunu garanti altına alma mücadelesinin çarpıcı öyküsü aracılığıyla İngiliz ve dünya tarihinin çok önemli bir dönemi en görkemli şekilde yeniden canlandırılıyor.
FİLMİN KONUSU Kraliçe 1. Elizabeth’in (Cate Blanchett) kuzeni olan İskoçya Kraliçesi Mary Stuart (Samantha Morton) , İngiliz tahtını ele geçirmek için İspanya Kralı Philip (Jordi Molla) ile işbirliği içinde çeşitli planlar yapmaktadır. 1. Elizabeth’in sadık ve güvenilir danışmanı Sir Francis Walsingham (Geoffrey Rush) , kraliçeyi komplolardan, tuzaklardan,suikastlerden ve tahttan düşürülmekten koruyabilmek için -vargücüyle- insanüstü bir çaba gösterir. İmparatorluğunu korumak için savaşa hazırlanmakta olan 1. Elizabeth ise macerapest ruhlu yakışıklı denizci Raleigh’e (Clive Owen) karşı hissettiği tutkulu aşk ile kraliyet sarayındaki görevleri arasındaki hassas dengeyi tutturmak zorundadır.
Filmin görüntü yönetmenliğini Remi Adefarasin (Matchpoint): prodüksiyon tasarımlarını Guy Dyas (The Brothers Grimm): kostüm tasarımlarını Alexandra Byrne (Finding Neverland): saç ve makyaj tasarımlarını Jenny Shircore (Mrs Henderson Presents) gerçekleştirdi.
Yönetmen: Shekhar Kapur Oyuncular: Cate Blanchett, Clive Owen, Geoffrey Rush, Samantha Morton, Abbie Cornish, Jordi Molla Yapımcılar: Tim Bevan, Eric Fellner, Jonathan Cavendish Senaryo: Michael Hirst, William Nicholson Görüntü Yönetmeni: Remi Adefarasin, Prodüksiyon Tasarımı: Guy Dyas Kostüm Tasarımı: Alexandra Byrne, Saç ve Makyaj Tasarımı: Jenny Shircore Set Dekorasyonu: Richard Roberts, Müzik: A. R. Rahman Working Title Films - Universal Pictures / UIP Filmcilik
FİLMLE İLGİLİ KISA NOTLAR “Elizabeth:The Golden Age”in çekimleri Shepperton Stüdyolarının yanısıra Londra, Cambridge ve Somerset’teki gerçek mekanlarda 13 haftalık bir çalışmayla gerçekleştirildi. 1998 yapımı “Elizabeth”in üstün yapım devamı niteliğini taşıyan 60 milyon doları aşkın bütçeli filmde Cate Blanchett, kendisine Oscar adaylığı getiren ve Altın Küre kazandıran rolünü tekrarladı. Elizabeth’in en iyi müttefiki ve sırdaşı Sir Francis Walsingham rolünde “Karayip Korsanları”nın oyuncusu Geoffrey Rush; aşkı ile görevi arasında bocalayan maceraperest denizci Walter Raleigh rolünde ise Clive Owen oynadı. “Elizabeth” filmi yedi dalda Oscar ödülüne aday gösterilmişti. Filmin elde ettiği adaylıklar arasında en iyi film ve en iyi kadın oyuncu (Cate Blanchett) kategorileri de yer alıyordu. İlk “Elizabeth”teki rolüyle aday gösterildiği halde ödülü kazanamayan Cate Blanchett, Martin Scorsese’nin yönettiği “The Aviator”de dört Oscar ödüllü Katherine Hepburn’ü canlandırarak en iyi yardımcı kadın oyuncu dalında Oscar ödülünün sahibi oldu. “Elizabeth: The Golden Age”, yönetmen Shekhar Kapur’un üçüncü İngiliz dönem draması oldu. 1998’de ilk “Elizabeth”i de yöneten Shekhar Kapur, geçtiğimiz yıllarda başrolünü Heath Ledger’in oynadığı Paramount-Miramax ortak yapımı yine bir dönem draması olan “The Four Feathers”ın da yönetmenliğini yapmıştı. İlk filmin(Elizabeth) senaryosunu yazan Michael Hirst, devam filminde de(Elizabeth: The Golden Age) Kapur ile beraber çalıştı. “Elizabeth and Mary: Cousins, Rivals, Queens” adlı kitabı kaleme almış olan İngiliz biyografi yazarı Jane Dunn da “Elizabeth: The Golden Age”e danışman olarak katkıda bulundu. “Bakire Kraliçe” olarak da bilinen Kraliçe 1. Elizabeth’i “Elizabeth: Altın Çağ”da ikinci kez canlandıran Cate Blanchett, “Indiana Jones 4” filminin de kadrosuna katıldı. “Elizabeth: The Golden Age” projesini gerçekleştiren Working Title Films’in bugüne kadar yapımını gerçekleştirdiği 80 kadar seçkin film arasında “Bridget Jones’un Günlüğü-Bridget Jones: The Edge of Reason”, “Love Actually”, “Pride and Prejudice” ve yılın en iyi filmi dalında Oscar ödülünü kazanan “Aşık Shakespeare-Shakespeare in Love”da var.
Kaynak: NTV-MSNBC
Antoloji.com
Cate Blanchett ve Clive Owen için merakımı uyandırdı. Owen'ın Arthur'daki performansı Troy'da Hector'u canlandıran aktörün oyunculuğu gibi etkiliydi.
bu konuları sevenler için, arthur, troy ve Sam Neill'in "Merlin (1998/II) (TV)" filmi izlenebilir harika. Isabella Rosselini'nin Merlin rolundaki Sam Neill'in Nimue'sini, Miranda Richardson'un kötü kraliçe "Mab, Queen of the Old Ways/The Lady of the Lake"i canlandırdığı...
Martin Short, Merlin'in safdaşı gibi gözükürken bir anda filmin sonunda Merlin'in can dostu oluyor ona Nimue'nin saklı kaldığı yeri söyleyerek. Ve Merlin'e fani olma şansını tekrar verirken ölümsüzlüğü de geri alıoyr bir yerde. Helena Bonham Carter da Morgan Le Fey'i canlandırıyor.
yeni mozilla
firefoxu indirip yükledim, resim dosyalarının falan değiştiğini gördüm ama oturum kendi kendine kapanınca :) yeniden geri kurtarayım mı diye soruyor :)))))
ve eskiden açık pencereler, b.sayar yeniden açılınca beliriveriyor. hayal gibi ama gerçek.
format ettiricem yakındaaa
:))
Bi de mesela bişey oldu, ben bi eklenti indirecektim mozilla firefox sayesinde dğrudan beni quicktimea yönlendirdi falan…
firefox cok kullanışlı ama mesela download için ne kullanıyorsun. eğer flashgetse, download etmesini önledi o programın ancak kendisi farklı kaydete sana bastırtıyor o düğmeye basınca ama ben cok hızlı bi şekilde de downloadını yapabiliyor. genel bakınca, firefox cok kullanıslı -akın
Huxley’nin önsözündeki (meraklısı için, çok iyi olmayan bir çeviri burada mevcut) bir şey dikkatimi çekti: Scopolamine.
Biraz araştırınca söz konusu maddenin PSY-571, psikobiyoloji dersinde ismi sık geçen bir nörotransmiter olan “acetylcholine”le benzerlikler taşıdığını öğrendim. Bu da demek oluyor ki söz konusu kimyasal bedeni, özellikle de kasları kontrol eden sinirleri bir hayli etkileyebilir.
Ölüm döşeğindeki son sözü “LSD, 100 µg, i.m.” olan bir filozof ve edebiyatçıyı düşündüğümde belki de romanın önsözünde “scopolamine”den bahsetmesine şaşırmamak gerek.
Edebiyat ve nöroloji, nörofarmakoloji, vs. üzerine düşünürken bu sefer bir blogda karşıma yine tanıdık bir isim çıktı: Ritalin, bu tabii ticari marka adı, teknik olarak methylphenidate. Yine PSY-571 dersindeki bir diyalog geldi aklıma, derse katılan doktora öğrencilerinden biri (aynı zamanda klinik psikolog) terapiye gelen problemli bir çocuğa daha sonra “ritalin” verildiğinden bahsetmişti. Daha iyi olması beklenirken sakinleşen ama bir süre sonra manik depresif semptomlar sergileyen çocuk etrafındakileri bir hayli korkutmuş. “Ritalin” verilmesi kesilince çocuk biraz daha iyi olmuş. Dersteki tartışmada söz konusu kimyasalın nöronlardaki bazı genleri etkileyip bazı proteinlerin üretilmesini etkin kılması sonucu bu tür bir şey olabileceğinden bahsedilmişti.
“Ulvi” bilimsel araştırmaların devasa ilaç sektörü ışığında düşünüldüğünde her zaman pek masum olmadığına dair örneklerden biri daha.
Aldous Huxley, Chomsky’den ve diğerlerinden önce fark etmişti belki bazı şeyleri. Medya, propaganda, biyoloji, nöroloji, vs. derken aslında bütün bunları belki de sosyal bilimler çerçevesinde, “iktidar” başlığı altında yeniden ele almak mümkün. Tam da bugün VST ile Foucault ve biyoiktidar üzerine ayaküstü konuşurken olduğu gibi… (arada bir de 20. yüzyılın en değerli ve verimli sosyologlarından Pierre Bourdieu‘nün de lafı geçti ki, üstadın eserlerini tekrar tekrar okuyup üzerine düşünmekte fayda var içinde yaşadığımız toplumu anlamak için).
"Herşeyin ne anlama geldiğini ya da nasıl yorumlanacağını bilmemek daha iyidir, çünkü aksi takdirde olayları kendi akışına bırakmaya korkarsınız. Psikoloji, gizemi ve büyü niteliğini yok eder. Anlamlardan konuşmak beni çok rahatsız ediyor. Çünkü anlam çok kişisel birşeydir ve herkese göre değişir..."
Bildik sinema kalıplarını linç eden adam David Lynch,her filmi bir "Lynch girişimi" olup kara filmleriyle kendini ifade eden,bilinçaltını her fırsatta kusan bir adamdır..Bir başkasının bilinçaltını bu kadar güzel bir anlatımla gördüğünüzde kendinizinkine "bakmayı" öğreniyorsunuz bir nevi..Ben pek çok gerçeküstücü sinema örneklerini bu nedenle kendime yakın tutuyorum: )
Kaynak bilinçaltı olunca anlaşılmak,senaryoda mantık,hikayede devamlılık aramak da bir nevi saçma kalıyor..Bugün gerçeüstücülüğü kurucusu Andre Breton dahi bir anlam getirememiş olduğunu itiraf etmekte ve bi anlamı bulunsaydı gerçeküstü olmazdı şeklinde bir özetle sürrealizmi anlatıyorsa;o zaman bu tarz filmleri "anlamak"la "anlam için çaba harcamak" arasındaki nüanslar film boyunca aklımızda olması gereken bir ayrıntı..Tabi her ne kadar Lynch filmlerini anlamak için çaba harcayan,kendi kendilerini yiyip bitiren insanlara cevaben yazılmış bir on maddelik açıklamada(yönetmen tarafından kaleme alınmış) "şu şu şu öğelere dikkat kesilin"den başka bir şey yoktur..filmlerindeki imgelemler pskananalitik düşünceyle bir yolunu bulup film içeirisnde zaten kendini göstermekte..benim fikrim bunlara başkalarının yönergeleriyle değil-bu yönetmen bile olsa- kendi farkındalığımızla keşfetmemiz gerektiği olgusu oluşturulmalı her şeyden önce..
David Lynch filmlerini izlerken düşünmeye,analize,sorgulamaya,şaşırmaya aynı zamanda bir nevi dedektifliğe doğru iter bizi..Konsantre bir ruh haline sokar bizi ve hiç kuşkusuz yorar..Yordukça güzelleşir ve bir sınava tabi tutuluyomuş gibi hissedersiniz kendinizi,sinema sanatı için bir sınava girmek ve bu sınavda bilinçaltıyla uğraşmak ayrı bir keyif ve hırsla birleşir.
"Ses ile görüntünün zaman içindeki akışı büyülü bir şeydir; ve ses birçok şeyi gerçekleştirebilir. Bir sahneye doğru ses ile girerseniz, siz sahneyi gözünüz ve kulağınızla algılamadan ses tamamıyla yeni bir dünyanın kapılarını açar. Siz ulaşmadan "orada" bekler sizi. Bütün için en kritik olan ise budur. Bu bir çeşit etki-tepki'dir. Akıp giden her şeyin farkına varmazsınız ilerledikçe etkilere karşı tepkinizi gösterirsiniz. Her defasında ayrı bir tecrübedir bir filmin karşısında oturmak."
David Lynch'e ait olan bu sözler, filmlerinin ayrılmaz bir bileşeni olarak yer alan müzik konusunda bir anahtardır. Son filminde David Lynch film yaratma sürecinde müziğin kullanımına dair ustalığını bir kez daha gösteriyor. Kadim dostu Angelo Badalamenti ile birlikte Amerikan Film Noir'ın köklerine dönen Lynch'in çalışması Badalementi'nin elinden çıkan ses-sahneleri ile daha da güçlü ve çoğu zaman olduğu gibi sınırları zorluyor. Filmde Badalementi'nin besteci olmanın yanında bir de rolü vardır.
David Lynch filmlerinde müziğin önemli olmasının ötesinde, caz müziğine meraklı olan zaman zaman da filmlerinin müzikleri için söz yazarlığı, besteci olarak katkıda bulunan yönetmen çoğu zaman şarkıcı ve müzisyenleri de filmlerinde oynatıyor. Örneğin, Sting "Dune", Chris Isaak ve David Bowie -"İkiz Tepeler":Ateş Benimle Yürür", Henry Rollins ve Marilyn Manson - "Kayıp Otoban" bkz. Özel Dosya"). Ayrıca Massive Attack'ın "Unfinished Sympathy" video klibi Lynch'in yönettiği klipler arasındadır.
Badalamenti'nin müziği, bir tondan bir diğerine geçiyor, ve David Lynch'in seçkin ses kullanımı filmin atmosferine katkıda bulunuyor; serinletici ve duyguları okşayıcı bir tarzda. Lynch'in "otomatik yazım" ve cevaplanmamış sorularının bolluğuna rağmen,filmleri sürrealist bir film kılığında ve çok dikkatli kotarılmış Kara Filmlere örnek teşkil ediyor. Ve zalimce insan kullanmayı, kıskançlığı ve nefrete dönen bir aşkı müziğin ve sesin derin kullanımıyla pekiştiriyor.
DAVID LYNCH FİLMOGRAFİSİ
ERASERHEAD (1977) Sinema tarihinin en orjinal filmlerinden birisi olan film, David Lynch'in ilk uzun metraj filmidir. Dev makinelerin çalıştığı dumanlarla kaplı bir evrende geçen filmde Jack Nance'in canlandırdığı Henry Spencer'ın özürlü kız arkadaşı olan Mary X'den (Charlotte Stewart) mutant bir çocuğu olur. Bu öykü etrafında ilerleyen film, 30 dakika boyunca Spencer'ın kabusuna bizi davet eder. Filmde Henry Spencer evi terk eden kız arkadaşının öfkesini bebeğini öldürerek dindirir. Bir sürü rahatsız edici imge, izleyicinin algısını allak bullak eden bir ses bandı ve siyah-beyaz görüntüleriyle, "Eraserhead" bir deneysel sinema başyapıtıdır. Filmde fantastik görüntüler çoğunluktadır.
David Lynch'in bu en zor filmi, yönetmenin en iyi filmlerindendir. Film yönetmenin sonraki filmlerine hazırlık sayılacak sekans ve görüntülerle doludur. Filmde hemen hemen hiç dialog yoktur. Görüntü ve ses efektleriyle seyirciyi bir akıntının içine çeken Lynch daha bu ilk uzun metraj filminde, şiddetin hayat olduğunu söyler ve karşımıza sık sık kaba şiddetin sergilendiği, iğrenç görüntüler çıkarır.
FİL ADAM (ELEPHANT MAN - 1986) Sinema dünyasının hem en duygusal hem de anlattığı öyküye en mesafeli biyografilerinden birisidir. Film John Merrick'in gerçek yaşam öyküsünden uyarlanmıştır. David Lynch, Merrick'in hayatını eşine az rastlanır bir duyarlılıkla beyaz perdeye aktarmıştır.
"Film Adam", Lynch'in ilk büyük Hollywood projesidir. Bedeni aşırı biçim bozukluklarıyla dolu olan John Merrick(John Hurt), doktorunun(Anthony Hopkins) yardımıyla bir insan olmayı, daha doğrusu kendini bir insan gibi görmeyi öğrenir. İnsanların kendisinden dehşetle kaçtıkları, ürkmedikleri yerde alay ettikleri Merrick, filmin ilk yarım saatinin ardından yakın planda karşımıza maskesiz ve korkunç görüntüsüyle çıkar. Lynch, bu fimle, sanayi çağında kendine özgü bir yabancılaşma mitosu yaratmıştır. Sanayi çağı makinelere hayrandır, organik olan teknolojik alanın kusursuzluğu karşısında, hastalıklı olmakla aynı anlama geldiği için, film bu anlamda önemli bir yorum taşımaktadır.
"Filmin dünyası, geçen yüzyılın 80'li yıllarının Londra'sıdır. Birbirleriyle kaynaşması ve bağdaştırılması mümkün olmayan karışım elementlerinin kol gezdiği Victoria çağı İngitere'sidir bu. Kolonyal feodalizm ile sanayi; proleter yoksulluk ile sınıfsal zenginlik; gelenek ile ilerleme; katı, ödünsüz ahlaki kurallar; püriten bir ahlak anlayışı ile öte yanda çözülmeye yüz tutmuş yapılar. Böyle bir dönemin içinde bulur kendini ucube; fil adam; bir yandan değişimden duyulan korku ve endişeyi, bir yandan da ona duyulan özlemi yansıtır; insanın kendine itiraf edemeyeceği bir açlıktır bu"(Peter W. Jansen)
Bu yüzyılın sonunda herkes toplumun dışına itilecektir; gerçekten tam doğmamış olan bu filmin kahramanı, öyle bir sanayi dünyasında insanı bekleyen kaderi önceden yaşar. Sanayinin kusursuz makineleri karşısında her organik doğum; aslında kusurlu eksik bir doğumdur çünkü.'
DUNE - (1984) David Lynch'in en talihsiz filmidir. Frank Herbert'ın klasikleşmiş bilimkurgu romanından uyarlanan film; büyük bütçe, gişe başarısı zorunluluğu, romanın hayranlarının beklentileri ve Lynch'in yaratıcılığı arasında kalmış bir çalışmadır. Yine de film, göz alıcı güzellikte set tasarımlarına, başarılı bir kostüm çalışmasına, parlak bir oyuncu kadrosuna ve garip bir atmosfere sahiptir. Lynch, Dune hakkında yorum yapmaktan zevk almıyor ve filmin televizyon için yapılan kurgusunu reddediyordur.
MAVİ KADİFE (BLUE VELVET - 1986) David Lynch'i David Lynch yapan başyapıttır. Kimi eleştirmenlerce postmodern bir kabalık ve küstahlık olarak nitelendirilen Blue Velvet, görmek, bakmak üzerine kurulu dünyasını, görülenlerin, bakılanların gerçekliğinin ve düşselliğinin geçişgenliği ile beslenir.
'Blue Velvet'te, lise mezunu genç Jeffrey Beaumont, hastanede yatan babasının yerine kasabadaki dükkanı işletmek üzere, doğduğu kasaba olan Lumberton'a döner; babasını hastanede ziyaret ettikten sonra, bahçede kesik bir kulak bulur. Jeffrey müthiş bir heyecana kapılır, karşı koyamayacağı bir tutkuyla bu kulağın neyin nesi olduğunu ortaya çıkarmaya çalışacaktır. Jeffrey'nin merakından etkilenen kız arkadaşı Sandy de ona yardım eder. Sandy, Jeffrey'ye gece kulübünde şarkı söyleyen şarkıcı Dorothy Vallens'ten söz eder; kadının olup bitenle herhangi bir ilişkisi olma ihtimali vardır.
Blue Velvet'in eylemsel çatısı çeşitli düzlemlerde gelişir. Yeşil çimenlerin, huzur ve düş dünyasının hemen içinde Jeffrey'nin bulduğu kulak, Jeffrey'yi aslında yanı başındaki ve görünmez bir sınırla öteki'nden ayrılmış, şiddet ve kötünün dünyasına çağıran bir kod; hem de, oraya açılan bir kapı gibidir. Sonuçta en azından olgunlaşmış, büyümüş olacaktır Jeffrey; hayatı, kötülüğü, cinselliği tanırken, cehennemi de tanıyarak.
"Mavi Kadife", mavi bir sinemadır. Yasak cinselliğe bir bakıştır bir yandan. Mavi, özlemin rengidir. Uzakların, mavi denizin ve göğün, dağların. Kutsal figürlerinde çoğu zaman renkleri mavidir. Jenerikten sonra açılan mavi perde, karşımıza mavi bir gök, beyaz bahçe çiti ve kırmızı güller çıkarır: Amerika'nın rengini. Ancak bu üç rengin birlikteliği, sadece filmin başında ve sonunda korunabilir. Filmin başında bir yerlerde Jeffrey, Sandy'i okuldan, koltukları beyaz, kırmızı bir arabayla alır. Henüz mavi renk bulaşmamıştır ona; ya da hayatın mavisi eksiktir: Gecenin rengi. "Kadife" para, servet, zenginlik anlamına da gelir. "Mavi Kadife", gece kazanılan paradır; acılarla ve cinsellik kullanılarak kazanılan para.'
Tam idrakı için birden fazla izlenmesi gereken film Lynch'in adının daha çok yayılmasında büyük rol oynamıştır. Artık Lynch usta yönetmenler arasındaki ismini sağlamlaştırmış ve Lynchvari denen üslubunun seyirciler üstündeki yerini de pekiştirmiştir.
VAHŞİ DUYGULAR (WILD AT HEART-1990)
Tartışılmaz yönetmenin en komik filmidir. Ayrıca en iyilerinden de bir tanesidir. Yönetmenin bu filmde ki oyuncu seçimi de dört dörtlüktür. Wild at Heart içine dalındığında bir kere daha asla masumiyetine geri dönülmeyecek olan cehennemin resmi gibidir. Jenerikle birlikte bir kibritle başlayıp bütün bir perdeyi, cayır cayır yanma sesleriyle saran alevler, film boyunca Lynch sinemasının en güçlü simgesi olarak karşımıza çıkar. Daha filmin ilk sekansında Sailor (Nicholas Cage) , dans salonundan çıkışında, merdivenlerde sevgilisinin annesinin üzerine yolladığı katilin saldırına uğrar; adamı korkunç bir şekilde döver; yerlere, duvara çarpıp öldürür, o bunu yaparken fonda Powermad grubunun, klostrofobik speed, metal müziği çalmakta; Sailor'ın sevgilisinin merdivenin başında attığı çığlıklar; dehşetin dozunu yükseltmektedir.
David Lynch, "Wild at Heart" ta iki insanın birbirini delice sevmesi gibi klasik öyküyü kullanır. Bu iki insan birbirini öylesine sevmektedir ki, birbirini kişi olarak yitirmeye başlarlar. Hareketleri, davranış ve sözleri onlardan koptukça kopacak kadar severler birbirlerini; sonunda tamamen yalanın içine dolanıp kalırlar; artık sadece dünyadan değil birbirlerinden de uzaklaşacak kadar yalanın içindedirler; geriye sadece sözleri kalır; kendi kendilerine konuşurken ki sözleri. Aşk gider, davranış kalır.'
Tüm karakterleri ve birbirinden garip, komik olayları serbest bir, "Oz Büyücüsü" uyarlamasında bir araya getiriyor David Lynch. Seks ve şiddetin dozuysa bir hayli yüksek. Cannes Film Festivali'nde de Altın Palmiye kazanan film Lynchvari komedinin de hiç fena olmadığını seyircilerine ispatlamıştır.
İKİZ TEPELER: ATEŞ BENİMLE YÜRÜR (TWIN PEAKS-1992)
"Eraserhead"den sonra içine girilmesi en zor David Lynch filmidir. Televizyon tarihinin en büyük olaylarından olan "İkiz Tepeler" dizisinin yayından kaldırıldıktan sonra, yönetmen bu filmle dizinin hayranlarının imdadına yetişmişti. Laura Palmer'in öldürülmesinden önceki bir haftayı anlatan film, büyük çoğunlukla dizinin hayranlarına hitap etmektedir.
'Twin Peaks, filmin girişindeki kurgularla, insanın doğaya anlamlı ve mantıklı müdahalesinin bir mitos olduğunu anlatır bize ve bu mitosun inşasını yıkar. Çünkü birbirleriyle ilintilenmiş bu görüntüler de eksik olan şey insandır. Lynch'in yıkmaya çalıştığı bu mitos, insan ile doğayı barışık, insanı aktif, düzenleyici bir özne olarak görür, insanı yeniden doğaya sokarak çelişkiyi çömüş görünür; insanın doğanın göbeğinde ortaya çıkmasıyla aşılır popüler sinemada bu çelişki. "Twin Peaks"te doğa-insan çelişkisiyle yeniden karşı karşıya geliriz. Hareketsiz bir manzara görüntüsünün ardından bir şelaleyle karşılaşırız. Ardından içinde ağaç gövdeleri ışıldayan bir nehir görürüz. Sanki kan karışmıştır suya. Nehir, açık kırmızı, morumsu bir renkte akmaktadır. Nehrin kıyısında insanlar vardır; derken Laura Palmer'ın cesedi bulunur. Dizinin girişindeki büyülenmiş, lanetlenmiş bu manzara görüntüleri bir kadının bedenini betimliyorlarsa; sekiz planda sunulan giriş, bir üreme ve doğumun öyküsünden başka bir şey olamaz. ancak bu doğumun sonunda, ortaya çıkan bir ölüdür...'
KAYIP OTOBAN (LOST HIGHWAY-1997)
"Lost Highway", ya da Türkiye'de gösterildiği adıyla "Kayıp Otoban", Lynch'in önceki filmlerinin estetik ve anlatıcı yapısına bir geri dönüş, ama bundan da öteye yeni bir düzleme giriştir. "Kayıp Otoban", görüntülerin sunduğu hikayeyi anlamlandırmaya boşuna uğraştığımız izlenimi verir ilk bakışta; karşımızda üst üste binmiş görüntüler vardır ve her bir görüntü düzlemi belki ayrı, kendine ait bir öykü anlatmaktadır.
'Bir sabah erken, Los Angles'ı andıran, adı verilmeyecek bir megapolde saksafoncu Fred Madison banliyödeki evinin diafonundan "Dick Laurant öldü" diye gizemli, anlamsız bir söz duyar. Mesajı kimin söylediğini görmek için girişe gittiğinde, kapının önünde evinin dışarıdan çekilmiş bir video kasetini bulur. Ertesi sabah, kendisini güzel, ama soğuk ve resmi tavırlı, esmer karısı Renee'yle yatarken gösteren, evinin içinden çekilmiş kısa bir filmin olduğu bir video kasetibırakılır. Madisonlar polisi ararlar, ama polis bir açıklama yapmaz. Başarısız sevişmelerinden Fred'in yarı yarıya iktidarsız olduğunu, Renee'yi cinsel yönden tatmin edemediğini anlarız. Renee, Fred'i Andy 'nin verdiği bir partiye götürür, karanlık bir karakterdir Andy; solgun, ölü gibi nir gizemli adam Fred'e telkinde bulunur, Fred'i evinde gördüğünü iddia etmekle kalmaz, şu anda evde olduğunu da iddia eder. Bir cep telefonı çıkarır, evi arar, partide yanında dururken evindeki telefonu açan gizemli adamla konuşan Fred'de bunun doğru olduğunu anlar. Bir sonraki video kaseti, yataklarında Renee'nin cesedinin yanında duran Fred'i gösterir. Karısını öldürmekten hüküm giyen Fred garip baş ağrılarından muzdariptir ve hapiste büsbütün başka bir kişiye, Pete Dayton adında genç bir tamirciye dönüşür.'
Olayların bu gelişmeden sonra ikili bir dizgide yürüdüğü ve izleyicilerin kafasını allak bullak eden sahnelerle bezeli olan "Kayıp Otoban" belkide Lynch filmlerinin en karmaşığı fakat akıllarda da en çok yer edenidir.
THE STRAIGHT STORY(1999)
The Straight Story ile, oldukça farklı bir Lynch var karşımızda. Film, Amerika'nın güney batısından kuzey doğusuna yapılan bir yolculuğu anlatıyor. Amerika'nın Laurens Bölgesi'ne ait Lowa adlı küçük bir kasabadan komşu eyalet sınırındaki Wisconsin'e uzanan bir yolculuk. 73 yaşındaki Alvin Straight'i (Richard Farnswort) 10 yıl önce kavga ederek yolları ayrılan kardeşi Lyne'nin (Harry Dean Stanton) hastalık haberi yollara düşürür. Yaşlı kurt yıllar öncesinin küskünlüğüne nokta koymak, kardeşini ziyaret edip barışmak amacıyla ve bir çim biçme makinası ile -tüm uyarıları kulak arkasına iterek- uzun yolculuğuna başlar. Çim biçme makinası ile yapılan bu uzun yolculuk, yola yayan çıkmak gibi bir şeydir. Diğer yandan böylesine bir maceraya gözü kapalı atlayabilmek için Alvin oldukça yaşlı ve hastadır. Ancak, yürek olarak Alvin hala dik kafalı, "öncü ruhlu", çetin cevizdir. Çim biçme makinasının adım temposu ile mısır tarlalarına dalan Alvin, doğayı keşfeder. 73 yıldır iç içe yaşadığı doğayı hiç farketmemiştir! Şimdi ise, gördüğü her 'manzara' onu içine çekmektedir. Akşam kızıllığında ağaçları sıyırıp geçen kamera ve nefis bir müzik eşliğinde, Lynch, doğayı yaşlı adamla birlikte anlamaya ve onun yaşadıklarını duyumsamaya çalışıyor.
MULHOLLAND DRIVE (2001)
Bir araba kazası geçirdikten sonra hafızasını kaybetmiş bir durumda çevredeki evlerden birine sığınan ve kendisini duvardaki posterden ilhamla Rita diye tanıtan bir kadınla onu himayesine alan yıldız adayı Betty Elms arasında gelişen bir dizi olayla başlıyor film. Çantasında mavi bir anahtar ve bir tomar dolar olan Rita'nın kim olduğunu bulmasına yardım eden Betty bir yandan da bir filmin seçmelerine hazırlanıyor. Bu arada genç yönetmen Adam filminde Camilla Rhodes adlı bir kızı oynatması için yapımcılar ve para babaları tarafından zorlanıyor. Rita 'Diana Selvyn' ismini bir yerlerden hatırladığına karar verince Betty ve Rita aynı ismi taşıyan birinin evine gidiyorlar ve cesediyle karşılaşıyorlar. Yine Rita'nın gel-git'li hafızasının dayatmasıyla gece yarısı sahnelenen bir tiyatroyu izlemeye gidiyor ikili. Bu sahne filmin kalbini oluşturan ve aslında Lynch'in söylemek istediğini söylediği sahne. Herhangi bir oyun sergilemeyen tiyatro kumpanyasının tek yaptığı bu sahnede her şeyin önceden kaydedildiğini ve gerçekte o anda hiçbir orkestranın çalmadığını ve hiç kimsenin şarkı söylemediğini ispatlamak oluyor. Mavi anahtarın mavi kutusu da burada ortaya çıkıyor ve her şey değişiyor. Buraya kadar seyrettiğimiz film içinde bir film olabilir mi? Ya da o ana kadar gülümseyişi, kendine güveni ve büyük umutları ile bir sit- com karakteri kadar boyutsuz ve yapay duran Betty Elms bundan sonra izleyeceğimiz, zavallı, başarısız figüran Diane Selyvn'in rüyası mıydı? Her ikisi de olabilir. Lynch bu iki ihtimale hatta üzerinde düşünüldükçe çoğaltılacak çeşitli olasılıklara bile yakın duruyor. İzleyici, hikayenin olay, karakter ve nesneler hakkında yapacağı yorumlarla anlamlanacağı ya da arap saçına döneceği, çoktan seçmeli neden-sonuç ilişkileriyle karşı karşıya kalmaktan kendini kurtaramıyor.
Yönetmenin çocukluk yılları ile ilgili ilginç bir ayrıntıysa , annesinin ona asla boyama kitapları vermemesidir. Bu tutumuyla annesinin onu kurtardığını düşünen Lynch, boyama kitaplarının yaratıcılığı öldürdüğü fikrindedir. Sanata resim nedeniyle ilgi duymaya başlayan yönetmenin, en çok etkilendiğini söylediği iki ressam, Edward Hopper ve Francis Bacon'dır.
Tescilli Markaları: - ABD'de büyüleyici küçük kasabalar bulması, - Anahtar şiddet sahnelerinde ağır çekim kullanması, -Kırmızı Perdeler, - Genellikle Kyle MacLachlan, Laura Dern, Jack Nance, Everett McGill, Isabella Rossellini, Dean Stockwell, Brad Dourif, Sherilyn Fenn ve Sheryl Lee ile çalışması,
- Filmlerinde kısık sesli gürültü, karanlık ve çürümüş şeylerle dolu mekanlar, bozulmuş karakterler, polarize edilmiş bir dünya (melekler, şeytan, meryem ana heykelleri, fahişeler), etrafta çürümüş ceset ya da kafa tasları olan yerler kullanması. -Filmlerinde Fransa, Fransız Dili, Kültürü, İnsanı, ve İsimlerine atıfta bulunması
Bazı filmlerinde başrolde müzisyenleri oynatmıştı; -Sting: Dune (1984); -Chris Isaak ve David Bowie: Twin Peaks: Fire Walk with Me (1992); -Marilyn Manson ve Henry Rollins: Lost Highway (1997); -Billy Ray Cyrus: Mulholland Dr. (2001)
Los Angeles'daki Bob's Big Boy adlı restoranda 8 yıl boyunca hemen hemen her gün öğle yemeği yemişti.
Not:Aşağıdaki youtube videolarından sağdaki The short films of David Lynch(2002)deki yönetmenliğini David Lynch in yaptığı 5 kısa filmden The Grandmother(1970).İlki ise yazının başlığını oluşturan "love me tender" şarkısının Cage yorumlamasıyla filmin son karelerini izlyebilirsiniz..
Diyalog yazı yazmada
usta olmanın en zor yanlarından biridir. Uzak durmanız gereken bir sürü tuzak
içerir, mesela;
Görkemli bir dil: Diyalog doğal bir konuşma gibi gözükmez.
Dolgunluk : Sahnedeki görünümü daha fazla ilerletmeyen
ve karakterleri daha derin anlamamıza yardım etmeyen diyalog.
Açıklama: Okuyucunun yararı için karakterin
açıklaması gereken konu veya bilgi
İsimlendirme: Bir karakterin diğer karakterin ismini
kullanarak kimlik oluşturması.İnsanlar nerdeyse asla diğer insanlara isimlerini
geri söylerler, söyleselerde bu tipik bir araba satıcısı portresi çizilerek
yapılır.
Niteleyicilerin Aşırı Kullanımı: Bağırma, fısıldama, haykırma,
kekeleme,ima,lafı dolandırma ve bunun gibi çok fazla diyalog Niteleyicidir.
Bunlar gibi niteleyicileri kullanmak bazen işe yaras ada genellikle rahatsız
edici ve zayıf bir diyaloğu gösterir.
Daha bir sürü diyalog tuzağı bulunur. Ama
pek çoğu sabır, üzerinden geçme ve pratik sayesinde çözülür. Ayrıca
diyaloglarında ustalaşmış kişilerin örnekleri üzerinde çalışmalısınız.
----
Size aşağıda diyaloğu yazı yazarken araç
olarak kullanmanızda ustalaşmanız için birkaç örnek sunuyorum:
1. Gün içinde söylediklerinizi bir kenara yazın.
Konuşma şekillerinizi inceleyin. Her sözü yazmanıza gerek yok, fakat
düşündüklerinizden daha azını yazdığınızı ve yorumlarınızın şaşırtıcı bir
şekilde kısa olduğunu fark ediceksiniz. Ayrıca çok ender tam cümle
kurduğunuzunda farkına varacaksınız.
2. Restoran, bar veya alışveriş merkezi gibi kalabalık
bir mekan bulun ve duyduğunuz konuşmaları kısa kısa not almaya başlayın. Tüm
konuşmayı kayıt etmeyin, sadece özet bir kısım yazarak bir sonraki hedefiniz
için dinlemeye devam edin. Eğer şüpheli görünmekten korkuyorsanız bir Palm
Pilot veya benzeri PDA'lardan alabilirsiniz. Bunlar sayesinde işinizle
ilgilendiğiniz ya da en sevdiğiniz elektronik oyuncağınızla ilgilendiğiniz
düşünülür.
3. Aynı soruya verilen yanıtları test edin. En azından
biraz düşünmeyi gerektirecek bir soru hazırlayın ve bunu değişik bir sürü
insana sorun. Cevaplarını karşılaştırın. Onların kelimelerine odaklaştığınızı
unutmayın ve en yakın zaman içinde bunları not edin.
4. Bir sürü TV şovunu kayıt edin. Haberler, sitcom,
dram vs. Ve sadece insanların isimleri ile diyaloglarını yazın. İsimleri
bilmiyorsanız tanımlayıcı isimler kullanın. Spiker, sarışın kadın gibi. Ayrıca
aynı konuyu kapsayan bir sevdiğiniz bir de sevmediğiniz TV şovunu izleyip kayıt
edin. İkisi arasındaki diyalogları karşılaştırın. Selamlamaları, fiziksel
davranışların açıklamalarını, tam cümleler ve laf cambazlıkları hedefiniz
olsun. Bu diyalogların şovun formatına ve kalitesine göre nasıl değiştiğini
karşılaştırın.
5. Dördüncü maddedeki şovların diyaloglarını tekrar bir
ya da birkaç kez daha isabetli olacak şekilde yeniden yaratmak için yazın.
Şovdaki tüm diyalogları çalışmanın ne kadar kolay ya da zor olduğuna bakın.
Doğal bir akıcılık ve okuma sağlıyor mu, yoksa yolunuzu mu tıkıyor? Gereksiz
olduğunu düşündüğünüz diyalogları çıkartarak tekrar yazın. Son şeklini verene
kadar herhangi bir diyaloğa müdahale etmemeye dikkat ederek elinizde olanla
çalışın. Tüm şovu tekrar yazmanıza gerek olmadığını hatırlayın. Buna gerek
olmadığını hissedene kadar gerekeni yapın.
6. Dördüncü alıştırmadaki konuşmalardan birini mümkün
olduğunca çok diyalog kullanarak tekrar yazın ve sahneyi mümkün olduğu kadar
değiştirmeyi unutmayın. Konuyu, insanların amaçlarını ve tonlamayı değiştirin.
Aynı kelimelere değişik anlam vermenin ne kadar zor ya da kolay olduğunu görün.
Bunu hissedene ve emin olana kadar yapın.
7. Herhangi bir niteleyici kullanmadan sadece doğal
şekilde ilerleyen bir diyalog yazın. Diyaloğu tamamladıktan sonra öyküsel
anlatım ekleyin ama bunu söyledi, emretti veya bağırdı gibi diyalog etiketleri
kullanmadan yapın. Bunun yerine diyaloğu mantıksal ilerleme ifadeleri ile
işlemeye çalışın. Son olarak gerekli diyalog etiketlerini ekleyin ve bunları
basit tutmaya çalışın. Söyledi, anlattı veya istedi gibi. Tekrar bunları sadece
başka bir seçeneğiniz yoksa koyun. Bunu yazdığınız önceki diyalogla
karşılaştırın ve değişiklikler hakkında neleri beğenip beğenmediğinize bakın.
8. Bir kişinin diğerine hikaye anlattığı bir sahneyi
yazın. Bunu bir diyalog şeklinde yazdığınızdan ve sadece bir kişinin
anlatımından değil, ayrıca açık bir şekilde bir kişi hikayeyi anlatırken öteki
hem dinlesin hem de soru sorsun ya da yorumda bulunsun. Bu sahnenin amacı
hikayenin tek başına bir konu olması ve karakterlerin hikayeye karşı
tepkilerinin ilgi merkezi haline gelmesi içindir.
9. İki kişinin anlaşmazlığa düştüğü ya da tartıştığı ve
bir kişinin onları dinlediği bir sahne yazın. Mesela anne ve babasının para
hakkında tartıştığını dinleyen bir çocuk gibi.Üçüncü karakter tartışmayı
açıklasın ve neler olduğunu anlatsın, ama diğer ikisinin tüm diyaloğu sağlasın.
Anlatanın tüm tartışmayı anlamasına gerek yok. Yanlış iletişim diyaloğun önemli
bir yönüdür.
10. İki yalancı arasında geçen bir konuşma yazın.
Söyledikleri her şeye iki ya da üç anlam verin. Bu iki kişinin yalan
söylediğini dışardan betimleme ile asla ne belirtin nede gösterin. Okuyucunun
diyalogdan bunu çıkarabilmesini sağlayın. Açık olmamaya çalışın, mesela birinin
diğerini yalancılıkla suçlaması gibi. Bu çok kolay.
11. Hiçbir karakterin her satır için üç kelimeden fazla
konuşmadığı bir diyalog yazın. Gene anlatımla söyledikleri her şeyi
açıklamaktan kaçının. Anlatımınızı sahneyi geliştirmek için kullanın,
diyaloğu açıklamak için değil.
12. Bir sürü karakterin aktif olarak rol aldığı
konuşmanın anlatımını ya da senaryosunu yazın. Bu diyaloglarda ustalaşmanın zor
bir yönü olabilir, çünkü bir sürü ek karakter,okuyucu veya izleyicinin ilgili
her kişinin motivasyon ve ilgisinin çekildiği yeri takip edebilmeli. Bu
özellikle düzyazıda zor olabilir. Çünkü bir karakterin diğeri ile olan konuşması
bir hareket ya da tanımlama ile bozulabilir. Sahnede kaç kişiyi tutabildiğinize
bakın. Hala anlam ve çekiciliği koruyup koruyamadığınıza bakın.
Türkçe'ye Çeviren: Ronald
Zilkovski poewar.com
adresinden hiçbir maddi kaygı gözetmeksizin, sadece bilgi amaçlı çeviri yapılmıştır.
1999'da, 150. ölüm yıldönümünde dünyanın her yanında çeşidi etkinliklerle anılan Edgar Allan Poe, sınırsız düş gücünün kaynaklarından çıkmış özgün öyküleriyle, yüz elli yılı aşkın bir zamandan beri yalnızca okurların kurmaca dünyalarını renklendirmekle kalmamış, yapıtlarının çoğuna biçim veren kısa öykü türünün yerleşip gelişmesine de büyük katkı sağlamıştır. Poe'nun öykücülüğünü tanımlama girişimleri çoğu zaman, düş gücümüzün doğaötesine uzanan sınırlarını zorlamayı gerektirir. Poe'nun düş gücünü, imgelem zenginliğini, yaratıcılığını sunan ve hareketli kurmaca dünyalar kuran öykülerinin bir başka önemi de, kısa öykü türünü, bir daha hiç silinmemecesine yazın dünyasına yerleştirmesidir. Kadın, suç, ölüm ve sanat gibi, neredeyse saplantı derecesine varan konulan irdelediği öyküleri, Poe'nun birçok eleştirmen tarafından kısa öykünün öncüleri arasında anılmasına neden olmuştur. Başka bir deyişle, öykülerinde usanmadan ölüm temasını irdeleyen Edgar Allan Poe, yazını ve kurmaca dünyaları ölümle yüzleştirerek, 'kısa öykü' adında yeni bir yazınsal tür doğurmuştur.
Peki Poe'nun öyküleri, yazınsal dünyanın neresine yerleştirilebilir? Amerikalı eleştirmen Arthur Ransome, Poe'nun yazınsal konumunu, yaratı dünyasını ve öykülerinin esin kaynağım, son derece renkli bir imgelemle betimliyor.'... Balzac'ın geniş ve çok renkli açık arazisi değil, fakat çevresi uzun ağaçlarla kapanmış ve sürekli karanlığın egemen olduğu küçük bir koruluktur. Burada dolaşan hayaletlerin yüzleri, acı ya da korku ile doludur. Poe bu küçük koruluktan, kendisini ölümsüzleştiren tuhaf öyküler getirmiştir ve ruhu, sıradan dünyada dolaşmadığı zamanlarda, burada dinlenmektedir.' Poe'nun ölüm konusunda haklı gerekçeleri vardı tabii ki. Ünlü yazarın yaşam çizgisi, bir anlamda, ölümle çizilmişti. Küçük yaşta anne ve babasını, on sekiz yaşındayken üvey babasını ve sevgili genç eşini kaybetmişti.
Ölümü farklı ele aldı
'Bay Valdemar Yakasındaki Gerçekler' adım taşıyan öyküsünde, tam ölmek üzereyken hipnoz altına alınan bir adamın yaşadıkları anlatılır. Bu öyküde Poe, askıya alınmış bir ölüm sürecim betimlemiştir. 'Askıya alınmış bir ölüm süreci' deyişi bile, Poe'nun bu öyküyü yazarken, düş gücünün sınırlarını ne denli zorladığını gözler önüne sermektedir. Ölüm, yaşamın vazgeçilmez bir boyutudur ve canlıların tutunmak için uğraştığı "yaşam' adı verilen süreci vurgulayan, ön plana çıkartan ve ona vazgeçilmezlik katan da, ölümden başka bir şey değildir. Bu nedenle, bu doğal tema birçok yazar tarafından işlenmiştir ve işlenecektir. Peki Poe'nun ölümü ele alışı, öteki yazarlardan hangi açılardan farklıydı? Öteki yazarlara oranla, Poe'nun adının ölümle daha çok anılmasının nedeni, Poe'nun ölümü ele alış biçimindeki farklılık mıydı?
Yukarıdaki soruların yanıtı, büyük ölçüde, Poe'nun en çok kullandığı türün özelliklerinde, yani kısa öykünün tanımında yatmaktadır. Kısa öykü, kesin ve genel bir tanım kabul etmeyen bir tür. Belki tıpkı şiir gibi zor tanımlanması, onun yazınsal bir tür olarak sağlamlığını, kurmaca dünyaları ve duygulan yansıtma aracı olarak vazgeçilmezliğini kanıtlamaktadır. Bu türe ilişkin ortaya konulan farklı tanımlar ne olursa olsun, kısa öykü, çok sesliliği, kapsayıcılığı, az sözle çok şey söyleyebilmesi,görünürdeki yalınlığı altında barındırdığı engin kurmaca dünyaları ve dinamizmi ile, usta yazarların elinde gerçek birer yazınsal ziyafete dönüşebilmekteler. Poe da, ele aldığı az sayıda temayı işleyerek, onlarca farklı öykü yazmış ve her birinde, işlediği tema aynı olsa bile, farklı kurmaca dünyalar kurmayı başarmıştır.
'Bay Valdemar Yakasındaki Gerçekler' adlı öyküsünde Poe, ölüm teması çevresinde, insanın kanını donduran bir kurgu sunuyor. Bu öykünün geniş kitleler tarafından severek okunması ise, yalnızca ölüm temasının karşıtlamsal çekiciliğine bağlanamaz. Poe'nun yaşadığı dönemde, yazınsal dünya bir romantizme doğru sürükleniyordu. On dokuzuncu yüzyılın ortalan, hızlı bir gelişimin yaşandığı renkli bir dönemdi. İnsanların sabırsız bir gelişme güdüsü beslediği bu dönemde, Amerikan ulusu düşlerini gerçekleştirme umudu içindeydi. Yaşanan birçok gelişme sonucu, Amerika ayağa kalkmış ve kendi ayaklan üzerinde durabildiğini herkese göstermişti. Britanya'nın üzerlerine saldığı Püritenlik'in katı ve her türlü yeniliklere kapalı dünyası, yerini gelişmeye, olasılıkların sınırsızlığına ve düş gücünün renkli bahçelerine bırakmıştı. Poe, işte böyle bir dönemde, toplumun içinden çıkan başarılı bir yazardı. Yazdıklarının ölümsüzleşmesinin sırrı, yazann bakışını toplumun üzerinden hiç ayırmamasında gizlidir. Ünlü İngiliz eleştirmen H. E. Bates, Poe'nun başarısının ardında yatan toplumsal nedenleri açıklarken şunları söyler:
'... 19. yüzyıl Poe için uygun bir zamandı. Bilimsel buluşlar, spiritüalizme duyulan inanılmaz ilgi, eğitimin dokunuşuyla yıkılan eski batıl inançlar, melodramaya ve doğaüstü olaylara susamış bir toplum, kitap okuyanların sayısında hızlı bir artış ve bu insanların, loş ışık altında hayalet öyküleri okuma sevgisi, bilinmeyenin çekiciliğini içine alan toplumsal tutku... Sözünü ettiğimiz çağ, Poe virüsünün yayılması için çok uygundu.'
Toplumun nabzını tutabildi
1900'lü yılların ortalan, Amerika'nın kendi gerçeğini aradığı bir dönemdi ve bu gerçek yalnızca doğada değil, doğaüstünde de aranıyordu. Geniş halk kitleleri, bilinmeye, doğanın ötesi olarak tanımlanarak, insan düşüncesi tarafından işlenmeye kapatılmış doğaüstü olaylara karşı büyük bir ilgi ve merak beslemeye başlamıştı. Tüm bu yargılara günümüzde varmak çok kolaydır, fakat o dönemde, tüm bu sürecin içinde yaşayan, çevresinde olup bitenlere tanıklık eden birinin, yaşadığı dönemi böylesi bir yalınlıkla betimleyebilmesi, kendisinin, içinde yaşadığı toplumun, kendi toplumunun dünya üzerindeki konumunun ve işlevinin ayırdında olması, sık rastlanılan bir durum değildir. Poe, işte tam da bu nitelikleriyle, yani yaşadığı toplumun nabzını tutmayı başarmış olması sayesinde adını ölümsüzleştirebilmiştir. 'Bay Valdemar Yakasındaki Gerçekler' adlı öyküde işlenen ölüm teması, okurlara yalnızca ölümün soğuk yüzünü ortaya koymak adına gündeme getirilmemiştir. Poe, ölümü herkesin çok iyi tanıdığını bilmektedir. Poe'nun öyküsünü ve ölüm temasım ele alışını farklı kılan, Poe'nun tüm bu sıra dışı, doğaüstü ya da gotik unsurları, geniş kitlelerin dikkatini çekebilen popüler bir çerçeve içine yerleştirebilmesidir. Öykülerindeki insanların çoğu, genelde yazıldıkları dönemde yaşayan orta sınıfın insanlarıdır. 'Bay Valdemar Yakasındaki Gerçekler' adlı öyküde, ölüm anında hipnoz edilen yaşlı ve hasta adam ile onu hipnoz eden doktor, okurların gözlerinde canlandırmakta zorluk çekmeyecekleri tiplemelerdir. İşte bu gerçek yaşamın içindelik ve dışındalık, yani gerçek ve kurmaca okurlara aynı anda sunulduğunda, ortaya kısa öykü türünün tanımına da çok uyan bir dinamizm çıkmaktadır. Bu dinamizm, Poe'nun başka öykülerinde de görülmektedir.
Yazınsal yeniliklerin habercisi
'Usher Evi'nin Çöküşü' adlı ünlü öyküsünde, Poe yine ölüm temasını işler. Ölüm temasını en başarısı biçimde bu öyküde işlediği bile söylenilebilir. 'Usher Evi'nin Çöküşü'nde Poe, okurlara ölümün farklı yüzlerini gösterir. Valdemar öyküsünün tersine, bu öyküye dinamizm katan, yine ölümün kendisidir. Kısa öykünün taşıması gerektiği düşünülen yazınsal dinamizm açısından, 'Usher Evi'nin Çöküşü' çok daha başarılı bir öyküdür. Öykünün karakterleri, gerçek yaşamdan görece daha uzaktır. Öykünün geçtiği yer de, 'gotik' nitelemesinin göndermelerine çok uygun olan, ıssız, görkemli ve ürkütücü bir malikanedir. Öyküdeki üç karakterin hepsi, Roderick Usher, Lady Madeline ve adını bilmediğimiz anlatıcı, farkı biçimlerde ölümle yüzleşirler. Öyküde göndermelerde bulunulan resimler, kitaplar ve başka yazınsal yapıtlar incelendiğinde, bunların da bir biçimde ölümle ya da doğaüstü unsurlarla ilgili olduğu görülür. Sanatın farklı dallarından alınmış bu anlatı düzenekleri, Poe'nun öyküsünde yaratmak istediği izlenimi güçlendirme işlevi görürler. Poe, bu yollarla, ulaşmak istediği dramatik etkiye ulaşır ve bunun da ötesinde, kendisinden yüz elli yıl sonrasının yazınsal yeniliklerinin habercisi ve öncüsü olur. Usher öyküsüne katıştırdığı farklı anlatı düzenekleri, farklı sanat dallarının imgelem dünyaları ve farklı yazın türlerinin kurmaca dünyaları, postmodernist yazının metinlerarası etkileşim boyutuna girmektedir.
Poe'nun öykülerinde ölüm temasının önemli bir yeri vardır. Yazarın düşsel, gotik dünyalarda geçen öykülerinde, bazen bir hayalet, bazen de bir dedektif öyküsünün tadını duyumsarız. Öte yandan Poe'nun öykülerinde hiç eksik olmayan başka bir unsur daha vardır: Kurmaca ve gerçekliğin başarılı iç içeliği. Poe bunu, gerçeklik izlenimi veren ince ayrıntılarla sağlamaktadır. Poe'nun Öykülerindeki bu özellik, yine toplumsal kökenlerde aranabilir. Yaşadığı dönemdeki gerçeğe ve düşünselliğe duyulan eş zamanlı istek ve tutkunun mantıksallaştırılma çabası, yazarın öykülerini de popüler kılmıştır. İnsan yaşamı, tutku ve sağduyu arasında süren sonu gelmez bir savaşsa eğer, Poe, yazdığı kısa öykülerde bu savaşı hem bir konu hem de bir yapı malzemesi olarak kullanmakla, yalnızca kendi adını değil, yazınsal bir tür olarak kısa öykünün da yazınsal dizge içinde yerleşiklik kazanmasını sağlamıştır.
bilimkurgu2000.com
---
Bilimkurgu yazarlığı üzerine…..
Fantastik edebiyat nedir, bilim kurgu nedir?
«Mi£ãN RãPãiC»
Fantastik edebiyat ve bilim kurgu arasinda ne fark var? Mesela, Yildiz Savaslari, fantastik mi, bilim kurgu mu? Onun icinde de farkli yaratiklar var, baska bir dunyada geciyor, vs. Ayni sekilde Asimov'un kitaplari, ben bilim kurgu derim ama fantastikten farki nedir tam goremiyorum.
Hiç izlemedim ama Star Wars bilimkurgudur... Herşeyi ile gerçek dışıdır... Yani içinde gerçek olan bir öğe yoktur...
Eğer içinde yaratık olan herşey fantastik olsaydı bilimkurgu diye birşey olmazdı bence...
Gerçi ben her 2 türüde pek sevmem... Matrix'in tüm bölümlerini ses ve görüntü efektleri için izledim ve hala izlerim ama olayı çözebilmiş değilim...
Aynı şekilde LOTR'u da izlemedim... Hem de hiçbirini... Ama izliycem...
Ancak yüzeysel bilgilerim ve kısıtlı izlenimim ile şunu söyleyebilirim ki fantastik roman (ki hiç roman okumam ve sevmemde) veya filmlerde ben gerçek bir zaman ve mekana rastlamadım...
Sanırım fantastik eserler burada ayrılıyor... Gerçek zaman ve mekan konusunda...