30/4/2008 - Korku günlüğü
Korkunun ta kendisiydi en büyük korkusu. Damarlarına saldığı adrenalinle bütünleşip, bedenini kemiren korkunun ta kendisiydi. 97 sonbaharında bir gece annesini döverken gördüğü babasının silüetiydi beyninin her bir kıvrımına kazıdığı korkunun resmi. Korkuyu ilk o gece ağırlamıştı yüreğinde. Sonrası çok çabuk gelmişti elbette.
Sekiz yaşındaydı ve babayı anımsatan her şey korkunun ayak sesleriydi. Baba her gün hava karardıktan sonra geliyordu eve ve güneşin ilk ışıklarıyla insanların birbiri üzere doluştuğu minibüsle kasabadaki tamirci dükkanına doğru yola çıkıyordu. Güneş ışıklarıyla her yeni gün onu babadan koruyor, korkularına meydan okuyordu. Karanlıklar korkunun ayak sesleriydi.
O gece baba onun en sevdiği şeye, sahip olduğu en önemli, ona en yakın olan şeye, anneye saldırmıştı. İlk tokattan sonra, odadaki mumun pembemsi ışığıyla, yüreğindeki her bir ayrıntıyı titreten o ilk tokatla, oturduğu divanda cenin vaziyetinde tüm olup biteni duvardaki gölgelerinden izlemişti. Annenin çığlıkları Cihat’ın gözyaşlarını bastırmıştı.
O geceden sonra babanın ağzından hep tokat dökülmüştü. Artık babayı duymuyordu ve artık anneyi de sevmiyordu. Korkuyla tanıştığı o gece artık yalnız olduğunu anlamıştı. Anne ile baba o gece aynı sahneyi paylaşmışlar ve ona ilk yalnızlığı, ilk korkuyu oynamışlardı.
Toprağı dövercesine yağan yağmur, annelerin gur gur baba diye tabir edip, çocuklarının yemek yemelerini yahut uyumalarını sağladığı, ‘bak gur gur baba kızıyor, uyumazsa gelip onu yiyeceğim diyor’ gibisinden ifadelerle, anneliğin en yaygın adımını attıkları, gök gürültüsü ve tül perdelerin ardından mum ışığını gölgede bırakan şimşekler korkunun ayak sesleriydi.
İşte yine oradaydı.
Teneke çatılı evlerinin bahçesinde elma ağaçları vardı. Kardeşleri sobanın etrafına sokulmuş, annelerinin her gece ninesinden dinlediği hikayeleri bu kez onlar annelerinden dinliyordu.
’ve yaşlı adam bastonunu yerden alıp dizlerinin üzerinde doğrulur. Çocukların ardından attığı taşlara bir anlam veremeden yoluna devam eder.’
Yaprakların hışırtısı idi duyduğu. Anne, hikayeleri yalnızlığına dokunamıyordu. Gözlerini pencereye dikmiş, perdenin üzerinde titreşen gölgelere bakıyordu; anne baba oyununu anımsatan gölgelere. Bir kıvrım, bir dal olmadığından emin olduğu bir gölge ötekilerinden bağımsız, ötekilerinin tersi yönde titriyordu; aynen ilk tokat gibi.
’Anne’ demek geldi içinden, yok yok olmazdı. ‘Ann’.. Hayır hayır, o da bir dal. Öyleyse neden ötekiler gibi değil? ‘Ann’.. ‘Korkmuyorum senden işte!’ Ya dışarıda biri varsa?
’ANNE!’
Herkes çoktan uyumuştu. Baba o gece eve gelmemişti ama gölgeleri iş başındaydı. Gözleri penceredeki korkunun resmini yokladı bir kez daha. Hala oradaydı. Hem biraz büyümüştü sanki. Pencerenin hemen ardında gibiydi. Evet evet, dışarıda biri vardı. Babasıydı belki de. Gördüğü de onun elinden başka bir şey değildi. Bir şey tutuyordu o el, bir silah olmalıydı. Hemen karşı duvara, av tüfeklerinin asılı olduğu yere baktı. Yoktu yerinde. Artık emindi. Babası dışarıda, pencerenin önünde elinde silah korkuyu oynuyordu yine. Annesi de yanında olmalıydı; aynen o geceki gibi. Vücudu taş kesmişti. Göz kapaklarını bile oynatamıyordu. Öyle ki, her korku nöbetinin salgısı titremeden eser yoktu bedeninde. Bu gece titreyen yüreğiydi. Korku salan gölgeler kalp atışlarının ritminde o geceki oyunu oynuyorlardı. Birkaç tereddütten sonra anneyi aradı gözleri odanın içinde ama devrilip de yangına sebebiyet vermesin diye bir sininin içerisine koydukları mum çoktan yanıcılık özelliğini kaybetmişti. Bir şimşeğin ardından tüm cesaretiyle taradı odayı. Bu kez görmüştü annesinin yer yatağını; annesinin boş yatağını.
İlahi bir içgüdüyle bağırdı;
’ANNEEEE!’
Sonrasını hatırlamıyordu. Güneş hiç doğmayacak, onu gölgelerden kurtarmayacak gibi geçen dört saatin ardından sıska vücudu korkuya yenik düşmüştü. Adrenalin beynini, yüreğini ele geçirmişti.
Baygın geçen 13 saatin ardından güneş yine onu terk etmişken uyanmıştı. Ve yüzünde ağır bir acı hissediyordu. Geçen yıl ölen ninesinin sandığından çaldığı siyah kapaklı el aynasını çıkardı yastığının altından. Kimse görmemeliydi onu, birden aklına geldi. Dönüp odaya göz gezdirirken anneyi ve kardeşleri gördü. Yine sobanın etrafında, yine aynı hikayeyi dinlerken. Ama baba yoktu. Yine gelmemişti. Aynı anda dönüp pencereye baktı. Yok, hayır, bu gece yoktu. Baba bu kez gölgesini de giyinip öyle gitmişti. Aynadaki yansımasına bakmaya çekiniyordu. Artık korkuyu düşünmek bile istemiyordu. Düşünceleri hayat buluyordu; düşünceleri korkuya doğuyordu. Ağzında, her iki yanağında birer taş taşıyormuş gibiydi. Yüzünde çıkarmayı unuttuğu bir maske, acıdan bir maske varmış gibiydi. Baba başrolünde korku, dün gece imzasını kazımıştı Cihat’ın yüzüne. Yanaklarından dudaklarına uzanan kedi bıyığını andıran kırmızı derin çizgiler korkunun ayak sesleriydi.
Eliyle yokladı yüzünü, evet gerçekti. Peki ne olmuştu? Hatırlamıyordu ki hiçbir şeyi. Aynayı bir kez daha yüzüne doğrulttu ve adrenalin inanılmaz bir hızla vücudunu ele geçirdi. Ellerinden düşürdüğü ayna, tuz buz bir hal aldı halının kapayamadığı taş zemin üzerinde.
Korkunun yüzüne kazıdığı yaralar, derin kırmızı çizgiler yok olmuşlardı. Ama daha az evvel dokunmamış mıydı korkuya elleriyle?
Sara nöbeti geçiren bir hasta gibi titremeye başladı tüm vücudu. Artık bu kadarı da fazlaydı. Anne rahminden ayrılışla gelen ağlama, 8 yaşında yatağının köşesinde, cenin vaziyetinde bir kez daha ağırlıyordu. Cihat, vücudundaki, kanındaki tüm adrenalini, tüm korkusunu gözyaşlarına yüklemişti. Bu gece hıçkırıklarını, ağlayışını bastıracak ne bir rüzgar; ne de gök gürültüsü vardı dışarıda.
Hemen sonra annesi, babası ve kardeşlerini karşısında buldu. Babası iki gündür evdeydi; annesi de öyle. Av tüfeklerine takıldı gözü. Üzerindeki toz ve örümcek ağları haftalardır yerinden oynamadığını haykırıyordu. Sağ elinin acıdığını hissetti. Yorganın altından çıkarmasıyla göz bebeklerinde yankılanan siyah kan korkunun ayak sesiydi. Elinde tuttuğu ninesinin siyah kapaklı aynasıydı.
Anne sirkeyle doyurduğu bez parçasını alnına bıraktı Cihat’ın. Elinden cam kırıklarını titizlikle ayırdıktan sonra kuru bir bezle sardı yarayı. Yanağına kondurduğu öpücük ve sonrasında saçlarını okşayışı hatıralarında ilk anne oyunuydu.
Cihat 97 sonbaharındaki o geceden sonra havale geçirmiş, yüksek ateş doktorların teşhis koyamadığı bu korku nöbetlerini getirmişti beraberinde. İki haftada bir ateşi çıkıyordu aniden ve bir iki gece sayıklamalarla geçen saatlerde Cihat kendi oyununu oynuyordu; profesyonelce, tek başına, kendi korku oyununu. O geceden sonra, düşünce gücünün farkına varmıştı. Aklına geliveren, düşündüğü her şeyi gerçekmiş gibi hayal ediyor, yaşıyordu adeta.
Ta ki, güneşi ona kollarını açıncaya dek. Ve o bu yeteneğini kullanmaktan, korkuya habire meydan okumaktan hain, sinsi bir zevk alıyordu. Korkuyla oynuyordu.
Ama bu kez bir fark vardı. Ayna elindeydi ve param parçaydı. Eli kan revandı. Olamazdı, elleriyle yüzüne dokundu. Kırmızı derin çizgiler hala oradaydı. Düşünceleri gerçekleşiyordu Cihat’ın. Korktukları başına geliyordu. Yüreğinden korkuyu, adrenalini dökmüştü gözyaşlarınca ama geride ona bu yeteneği bırakmışlardı. Onu hiç yalnız bırakmayacak olan bu yeteneği.
http://blog.mynet.com/ru_hu_muz65/yazi/korku_gunlugu/47741
|